YELLOWSTAR MAGAZİNE GÜNCEL İŞ VE EKONOMİ HABERLERİ
2026-01-02 23:06:38

2026’da siyasette ekonomik popülizmin sonu olacak!

Nurullah SARI

iletisim@yellowstarmagazine.com 02 Ocak 2026, 23:06

Zor bir yılı geride bı­raktık. Ancak 2026 yılının çok daha iyi ola­cağını düşünebilmek zor. Benim beklentim gelecek yılın 2025 kıva­mında bir yıl olacağı yö­nünde. Tabi yeni bir si­yasi şok yaşamazsak.

Ekonomik popülizmin üç önemli ayağı var. Bunlardan ilki tanım olarak ekonomik popülizm, siyasi otoritenin kaynaklarından daha fazla harcama yapma isteği olarak tanımlanabilir. İkinci aya­ğı ise harcamaların arzu edilen bir siyasi faydayı maksimize ede­cek alanlarda ve/veya kesimlerde yapılmasıdır. Ekonomik popüliz­mi destekleyecek siyasi bir dilin oluşturması da üçüncü ayağı oluş­turmaktadır.

Burada sorun olarak görülen, popülizm amaçlı yapılan harca­maların tüketimi arttırıcı etki ya­ratmasıdır. Ancak son yıllarda ya­pılan uygulamalarla belli kesim­lerin servet birikimini (sermaye birikimi değil) desteklemek de, belli sınıflar nezdinde popülizm uygulaması kabul edilebilir. Zira görünen o ki, bu kesimlere aktarı­lan gelirler ülkemizde önü alına­mayan bir tüketim arzusuna yol açmıştır.

Birtakım iktisatçıların ekono­mik popülizmi eleştirmesinin ana nedenini, bu kapsamda yapılan uygulamaların kaynakları üre­timden ve sermaye birikiminden ziyade, ağırlıklı olarak tüketime yöneltmesi olarak özetlenebilir.

Aslında tüketimi destekleyecek bir gelir politikası zaman zaman siyasilerin başvurdukları yön­temlerden biridir. Bunun amacı ise ülkenin ekonomik kaynak ya­ratma kabiliyetini arttırmak ye­rine, iktidar lehine siyasi bir rıza üretecek gelir transferleri yapa­bilmektir.

Bütçe olanaklarının ötesinde harcama yapmaya çalışan bir si­yasi otoritenin, ülkedeki göreli fi­yatlarda yol açtığı deformasyon ekonomik popülizm uygulama­larını daha görünür hale getirir. Yüksek faiz ve enflasyon ile döviz kurundaki aşırı oynaklıklar bu tip uygulamaların sonucunda ortaya çıkar. Artan siyasi reka­betin yarattığı tansiyon­la bu uygulamaların yol açtığı göreli fiyatlardaki bozulma, ülkedeki bir ke­simi koruyup kollarken, başka bir kesimin de, bu uygulamaların mağduru olmasına neden olur.

Aslında “büyümenin niteli­ği” meselesi çok uzun zamandır dikkate alınmayan, hatta çok da önemsenmeyen bir konu. Ra­kam fetişizmi içine düşmüş olan ekonomi camiası, büyümenin rakamsal büyüklüğünü yeterli görüyor. Bu büyümenin niteli­ği itibarıyla halihazırda çözüm bekleyen diğer sorunlarımızla bunun bağlantısını görmüyor; görmek istemiyor.

Yeni bir yıla başlarken bu ko­nudaki uyarımı bir kez daha tek­rarlamak istiyorum.

Popülizmin meşruluğu

Ekonomik popülizmin konu­sunda dikkate alınması gereken bir konu ise, bu amaçla yapılan uy­gulamaların “ahlaki olarak meş­ruluğudur”. Meşruluk, popülizm olarak adlandırılan uygulamala­rın hedeflediği kitlerden alır. Bu kitleler ne kadar geniş halk kitle­lerini temsil ediyorsa, ekonomik uygulamaların kapsamı artarken, bu uygulamaları meşru görecek siyasi desteğin de oluşturulabil­mesi daha çok mümkün olacaktır.

Çok dar bir alanda tanımlanmış amaçlar doğrultusunda ele alınan birtakım ekonomik uygulamala­rın öngörülerini referans alarak, geniş halk kitlelerinin refahın­da artış yaratması muhtemel ba­zı uygulamaları “popülizm” ola­rak nitelendirmek ne kadar ahla­ki olabilir?

Oysa dar sınırlar içine sıkışmış politikaların, bu dar sınırlar dışı­na taşan yeni bir ekonomi politi­kası ile değerlendirildiği durum­da yapılan bazı uygulamaların po­pülizm olarak değerlendirilmesi mümkün olmayabilir.

Nasıl bir büyüme?

Çok uzun zamandır Tür­kiye ekonomisi hizmet-tica­ret-ve-inşaat çekişli olarak bü­yüyor. Bu üçlüye ara sıra banka­cılık ve sigortacılık sektörü de katılıyor. Özellikle “Nas” politi­kalarının uygulandığı düşük faiz döneminde bankacılık ve sigor­tacılık faaliyetlerinin çeyreklik büyüme oranlarına çift haneli katkıları olduğu görüldü.

Bu yüzden bizdeki büyümeyi genel olarak “hizmet çekişli bü­yüme” olarak adlandırabilmek mümkündür.

Büyüme bu niteliği ile eko­nomi yönetiminin kontrolünde gerçekleştirilen ve idare edile­bilen bir büyüme haline geliyor. Sektörlerdeki büyüme oranla­rı üzerinde dış faktörlerin etki­lerini dikkate almak gerekmi­yor. Hizmetler genel olarak dış rekabete kapalı olduğundan ve ekonomide istihdam edilen nü­fusun çok önemli bir bölümünü istihdam ettiğinden, bu şekilde büyümenin siyasilerin kontrol altında tutmak kolaylaşıyor. Di­ğer bir deyişle yurtiçindeki ik­tisadi gelişmelere bağlı olarak gerçekleştirilen ve yönlendiri­lebilen bu büyüme, biraz abar­tarak, kaynaklandığı sektörlerin niteliği itibariyle “yerli ve mil­li” bir büyüme olarak ifade edi­lebilir.

Ancak böyle bir kontrol gü­cü elde edebilmek için bu sek­tördeki talebi ve bu sektörlerde işlem gören malların ve varlık­ların fiyatlarının yüksek tutul­ması önemlidir. Bunun içinde bu sektörlerdeki talebin sürek­li olarak canlı olması önemli. Örneğin ülkemizde gayrimen­kul fiyatlarının ve/veya borsa­nın yükselmesi ekonomide bir iyileşme göstergesi olarak ka­bul edilmektedir. Bu şekilde pi­yasalardaki iyileşme ise bu var­lık piyasalarına kaynak girişi ile mümkündür.

Aynı şekilde hizmet sektörü­nün cazibesinin istikrarı için ekonomideki göreli fiyatla­rın hizmetler lehine oluşması­na izin vermek gerekir. Örneğin Türk lirasının değerlenmesine izin vermek bu yönde bir mü­dahaledir. Bu da ağırlıklı olarak döviz cinsinden yabancı kaynak tüketimi ile mümkündür.

Dolayısıyla hizmet çekişli bü­yüme büyük ölçüde döviz tüke­ten bir büyümedir. Özellikle dö­viz rezervi biriktirmek için yük­sek faiz ödemek zorunda kalan ve kurlarda istikrarı sağlamak için de döviz kurunu baskılamak zorunda kalan bir ekonomi­de böyle bir büyüme son derece maliyetlidir. Kanımca bu şekil­de büyümek Türkiye gibi ülke­ler için çok da rasyonel değildir.

Maalesef potansiyel düzeyde bile olsa Türkiye’nin 2025 yılın­daki büyümesi bu tarz bir büyü­me olmuştur.

Kaynak oluşturan büyüme

Bizim gibi yabancı kaynak fa­kiri ülkeler için en uygun büyü­me şekli, ülkeye kaynak oluşturacak şekilde büyüyebilmektir. Bu ise büyümede ülkeye döviz geliri sağlayacak iktisadi faali­yetlere öncelik vermekle müm­kündür. Elbette hizmetler için­de, turizm gibi ülkeye döviz ge­lir sağlayan sektörler var. Ama bir ülkenin temel döviz kaynağı ihracat ve bu ihracatın yapıla­bilmesini mümkün kılan sana­yi ve tarım sektörlerindeki üre­timdir.

Maalesef ülkemiz bu her iki sektörün bize sağlayacağı ola­naklardan yeterince yararla­namıyor. Uluslararası mali sis­temin karmaşık kurumsal ya­pısının sağladığı olanakları kullanarak ihtiyaç duyulan dö­vize kolayca erişebiliyoruz. Bu da karar alıcılarının tarım ve sanayi gibi dış rekabet baskısı­nın şiddetli olduğu sektörlerden kaçınmasına yol açıyor. Ayrı­ca siyasi önceliklerin arzulanan önceliği alamadığı bu sektörel üretim süreçlerini maalesef si­yasiler yeterince kontrol edemi­yorlar. Uluslararası rekabet ne­deniyle ne istihdam koşullarını ne de bu sektörlerdeki üretilen gelirleri belirlemede siyasiler arzu ettikleri kontrol gücünü bu sektörlerde elde edememek­tedirler. Dahası, bu sektörlere yönelik alınacak tedbirlerin so­nuçlarını kısa dönemde görebil­mek de mümkün değildir.

Dolayısıyla tarım ve sana­yi gibi iktisadi faaliyetleri teş­vik etmek yerine, büyümek için siyasiler daha çok hizmet-ti­caret-ve-inşaat gibi iktisadi fa­aliyetleri siyasi bir araç olarak kullanırlar. Bu yolla elde edilen büyümenin en önemli mahsuru ise büyümenin döviz kazandır­madan, daha çok döviz tükete bir niteliğe sahip olmasıdır.

2026’da ne yapmalı?

Türkiye ekonomisinin birçok yapısal sorunu mevcut. Bu so­runların her birinin ciddi mik­tarlarda kaynağa ihtiyacı ola­caktır. Bu sorunları çözmeyi kendine dert edinen bir siyasi anlayışın, sahip olduğu kaynak­ları daha etkin kullanması bek­lenir. Bir yandan bu sorunla­rı çözerken, diğer yandan ülke ekonomisinin büyümesini sağ­layabilmek doğru sektörler ter­cihleri yapması beklenir. Bu ba­kımdan tarım ve sanayinin des­teklenip, ülkenin döviz kazanma kabiliyetinin geliştirilmesi bek­lenir. Bu aynı zamanda “başarı­lı” olarak kabul edeceğimiz bir dezenflasyon ve reform progra­mının gerçekleştirmesi bekle­nen hedeflerdir.

Ancak ekonomi yönetiminin gelecek yıla yönelik açıklamala­rında bu yönde bir dönüşümün izlerine rastlayamıyoruz. Daha­sı bugün dezenflasyon için yapı­lan uygulamalar tarım ve sanayi üzerinde ciddi tahribatlara yol açarak, gelecekte bu sektörlere dayanarak elde üretilmek iste­nen büyümeyi de tehlikeye sok­maktadır.

Kısa vadede belki enflasyon düşürülebilecektir. Ancak dü­şen bu enflasyonun, bugün fark edilmese de gelecekteki büyü­me üzerinde yüksek maliyetler oluşturacaktır.

Maalesef bugünlerde bu soru­ları dile getirenler ve iktidarın uyguladığı “gelirler politikasını” yetersiz bulanlar ekonomik po­pülizm yapmakla suçlanıyorlar.

Başkalarının servetlerine do­kunamayanlar, ücret geliri elde eden ve bundan başka geliri ol­mayan ücretlilerin gelirlerine göz dikmekte bir sakınca görmü­yorlar.

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.