Zor bir yılı geride bıraktık. Ancak 2026 yılının çok daha iyi olacağını düşünebilmek zor. Benim beklentim gelecek yılın 2025 kıvamında bir yıl olacağı yönünde. Tabi yeni bir siyasi şok yaşamazsak.
Ekonomik popülizmin üç önemli ayağı var. Bunlardan ilki tanım olarak ekonomik popülizm, siyasi otoritenin kaynaklarından daha fazla harcama yapma isteği olarak tanımlanabilir. İkinci ayağı ise harcamaların arzu edilen bir siyasi faydayı maksimize edecek alanlarda ve/veya kesimlerde yapılmasıdır. Ekonomik popülizmi destekleyecek siyasi bir dilin oluşturması da üçüncü ayağı oluşturmaktadır.
Burada sorun olarak görülen, popülizm amaçlı yapılan harcamaların tüketimi arttırıcı etki yaratmasıdır. Ancak son yıllarda yapılan uygulamalarla belli kesimlerin servet birikimini (sermaye birikimi değil) desteklemek de, belli sınıflar nezdinde popülizm uygulaması kabul edilebilir. Zira görünen o ki, bu kesimlere aktarılan gelirler ülkemizde önü alınamayan bir tüketim arzusuna yol açmıştır.
Birtakım iktisatçıların ekonomik popülizmi eleştirmesinin ana nedenini, bu kapsamda yapılan uygulamaların kaynakları üretimden ve sermaye birikiminden ziyade, ağırlıklı olarak tüketime yöneltmesi olarak özetlenebilir.
Aslında tüketimi destekleyecek bir gelir politikası zaman zaman siyasilerin başvurdukları yöntemlerden biridir. Bunun amacı ise ülkenin ekonomik kaynak yaratma kabiliyetini arttırmak yerine, iktidar lehine siyasi bir rıza üretecek gelir transferleri yapabilmektir.
Bütçe olanaklarının ötesinde harcama yapmaya çalışan bir siyasi otoritenin, ülkedeki göreli fiyatlarda yol açtığı deformasyon ekonomik popülizm uygulamalarını daha görünür hale getirir. Yüksek faiz ve enflasyon ile döviz kurundaki aşırı oynaklıklar bu tip uygulamaların sonucunda ortaya çıkar. Artan siyasi rekabetin yarattığı tansiyonla bu uygulamaların yol açtığı göreli fiyatlardaki bozulma, ülkedeki bir kesimi koruyup kollarken, başka bir kesimin de, bu uygulamaların mağduru olmasına neden olur.
Aslında “büyümenin niteliği” meselesi çok uzun zamandır dikkate alınmayan, hatta çok da önemsenmeyen bir konu. Rakam fetişizmi içine düşmüş olan ekonomi camiası, büyümenin rakamsal büyüklüğünü yeterli görüyor. Bu büyümenin niteliği itibarıyla halihazırda çözüm bekleyen diğer sorunlarımızla bunun bağlantısını görmüyor; görmek istemiyor.
Yeni bir yıla başlarken bu konudaki uyarımı bir kez daha tekrarlamak istiyorum.
Popülizmin meşruluğu
Ekonomik popülizmin konusunda dikkate alınması gereken bir konu ise, bu amaçla yapılan uygulamaların “ahlaki olarak meşruluğudur”. Meşruluk, popülizm olarak adlandırılan uygulamaların hedeflediği kitlerden alır. Bu kitleler ne kadar geniş halk kitlelerini temsil ediyorsa, ekonomik uygulamaların kapsamı artarken, bu uygulamaları meşru görecek siyasi desteğin de oluşturulabilmesi daha çok mümkün olacaktır.
Çok dar bir alanda tanımlanmış amaçlar doğrultusunda ele alınan birtakım ekonomik uygulamaların öngörülerini referans alarak, geniş halk kitlelerinin refahında artış yaratması muhtemel bazı uygulamaları “popülizm” olarak nitelendirmek ne kadar ahlaki olabilir?
Oysa dar sınırlar içine sıkışmış politikaların, bu dar sınırlar dışına taşan yeni bir ekonomi politikası ile değerlendirildiği durumda yapılan bazı uygulamaların popülizm olarak değerlendirilmesi mümkün olmayabilir.
Nasıl bir büyüme?
Çok uzun zamandır Türkiye ekonomisi hizmet-ticaret-ve-inşaat çekişli olarak büyüyor. Bu üçlüye ara sıra bankacılık ve sigortacılık sektörü de katılıyor. Özellikle “Nas” politikalarının uygulandığı düşük faiz döneminde bankacılık ve sigortacılık faaliyetlerinin çeyreklik büyüme oranlarına çift haneli katkıları olduğu görüldü.
Bu yüzden bizdeki büyümeyi genel olarak “hizmet çekişli büyüme” olarak adlandırabilmek mümkündür.
Büyüme bu niteliği ile ekonomi yönetiminin kontrolünde gerçekleştirilen ve idare edilebilen bir büyüme haline geliyor. Sektörlerdeki büyüme oranları üzerinde dış faktörlerin etkilerini dikkate almak gerekmiyor. Hizmetler genel olarak dış rekabete kapalı olduğundan ve ekonomide istihdam edilen nüfusun çok önemli bir bölümünü istihdam ettiğinden, bu şekilde büyümenin siyasilerin kontrol altında tutmak kolaylaşıyor. Diğer bir deyişle yurtiçindeki iktisadi gelişmelere bağlı olarak gerçekleştirilen ve yönlendirilebilen bu büyüme, biraz abartarak, kaynaklandığı sektörlerin niteliği itibariyle “yerli ve milli” bir büyüme olarak ifade edilebilir.
Ancak böyle bir kontrol gücü elde edebilmek için bu sektördeki talebi ve bu sektörlerde işlem gören malların ve varlıkların fiyatlarının yüksek tutulması önemlidir. Bunun içinde bu sektörlerdeki talebin sürekli olarak canlı olması önemli. Örneğin ülkemizde gayrimenkul fiyatlarının ve/veya borsanın yükselmesi ekonomide bir iyileşme göstergesi olarak kabul edilmektedir. Bu şekilde piyasalardaki iyileşme ise bu varlık piyasalarına kaynak girişi ile mümkündür.
Aynı şekilde hizmet sektörünün cazibesinin istikrarı için ekonomideki göreli fiyatların hizmetler lehine oluşmasına izin vermek gerekir. Örneğin Türk lirasının değerlenmesine izin vermek bu yönde bir müdahaledir. Bu da ağırlıklı olarak döviz cinsinden yabancı kaynak tüketimi ile mümkündür.
Dolayısıyla hizmet çekişli büyüme büyük ölçüde döviz tüketen bir büyümedir. Özellikle döviz rezervi biriktirmek için yüksek faiz ödemek zorunda kalan ve kurlarda istikrarı sağlamak için de döviz kurunu baskılamak zorunda kalan bir ekonomide böyle bir büyüme son derece maliyetlidir. Kanımca bu şekilde büyümek Türkiye gibi ülkeler için çok da rasyonel değildir.
Maalesef potansiyel düzeyde bile olsa Türkiye’nin 2025 yılındaki büyümesi bu tarz bir büyüme olmuştur.
Kaynak oluşturan büyüme
Bizim gibi yabancı kaynak fakiri ülkeler için en uygun büyüme şekli, ülkeye kaynak oluşturacak şekilde büyüyebilmektir. Bu ise büyümede ülkeye döviz geliri sağlayacak iktisadi faaliyetlere öncelik vermekle mümkündür. Elbette hizmetler içinde, turizm gibi ülkeye döviz gelir sağlayan sektörler var. Ama bir ülkenin temel döviz kaynağı ihracat ve bu ihracatın yapılabilmesini mümkün kılan sanayi ve tarım sektörlerindeki üretimdir.
Maalesef ülkemiz bu her iki sektörün bize sağlayacağı olanaklardan yeterince yararlanamıyor. Uluslararası mali sistemin karmaşık kurumsal yapısının sağladığı olanakları kullanarak ihtiyaç duyulan dövize kolayca erişebiliyoruz. Bu da karar alıcılarının tarım ve sanayi gibi dış rekabet baskısının şiddetli olduğu sektörlerden kaçınmasına yol açıyor. Ayrıca siyasi önceliklerin arzulanan önceliği alamadığı bu sektörel üretim süreçlerini maalesef siyasiler yeterince kontrol edemiyorlar. Uluslararası rekabet nedeniyle ne istihdam koşullarını ne de bu sektörlerdeki üretilen gelirleri belirlemede siyasiler arzu ettikleri kontrol gücünü bu sektörlerde elde edememektedirler. Dahası, bu sektörlere yönelik alınacak tedbirlerin sonuçlarını kısa dönemde görebilmek de mümkün değildir.
Dolayısıyla tarım ve sanayi gibi iktisadi faaliyetleri teşvik etmek yerine, büyümek için siyasiler daha çok hizmet-ticaret-ve-inşaat gibi iktisadi faaliyetleri siyasi bir araç olarak kullanırlar. Bu yolla elde edilen büyümenin en önemli mahsuru ise büyümenin döviz kazandırmadan, daha çok döviz tükete bir niteliğe sahip olmasıdır.
2026’da ne yapmalı?
Türkiye ekonomisinin birçok yapısal sorunu mevcut. Bu sorunların her birinin ciddi miktarlarda kaynağa ihtiyacı olacaktır. Bu sorunları çözmeyi kendine dert edinen bir siyasi anlayışın, sahip olduğu kaynakları daha etkin kullanması beklenir. Bir yandan bu sorunları çözerken, diğer yandan ülke ekonomisinin büyümesini sağlayabilmek doğru sektörler tercihleri yapması beklenir. Bu bakımdan tarım ve sanayinin desteklenip, ülkenin döviz kazanma kabiliyetinin geliştirilmesi beklenir. Bu aynı zamanda “başarılı” olarak kabul edeceğimiz bir dezenflasyon ve reform programının gerçekleştirmesi beklenen hedeflerdir.
Ancak ekonomi yönetiminin gelecek yıla yönelik açıklamalarında bu yönde bir dönüşümün izlerine rastlayamıyoruz. Dahası bugün dezenflasyon için yapılan uygulamalar tarım ve sanayi üzerinde ciddi tahribatlara yol açarak, gelecekte bu sektörlere dayanarak elde üretilmek istenen büyümeyi de tehlikeye sokmaktadır.
Kısa vadede belki enflasyon düşürülebilecektir. Ancak düşen bu enflasyonun, bugün fark edilmese de gelecekteki büyüme üzerinde yüksek maliyetler oluşturacaktır.
Maalesef bugünlerde bu soruları dile getirenler ve iktidarın uyguladığı “gelirler politikasını” yetersiz bulanlar ekonomik popülizm yapmakla suçlanıyorlar.
Başkalarının servetlerine dokunamayanlar, ücret geliri elde eden ve bundan başka geliri olmayan ücretlilerin gelirlerine göz dikmekte bir sakınca görmüyorlar.